Özel Sektörden Yazarlığa… Deniz Erbulak Röportajı

Erkekler dünyasında çizmeli bir kadın, arazilerde milimetrik haritalı raporlar hazırlarken, kendini en büyük tutkusu olan yazarlığı meslek edinmiş olarak buluyor.

Çocuktan yetişkinlere uzanan geniş yelpazede kuvvetli diliyle dikkat çeken Deniz Erbulak ile özel sektörden yazarlığa uzanan hikâyesini ve kendi yarattığı hikâyelerini konuştuk.

Ofis Molası – En başından başlayalım. Madem gönüllerde yatan edebiyattı, meslek olarak neden mühendislik?

Deniz Erbulak –Biz, belli kalıpların içinde meslek tercihleri yapılan bir dönemde yetiştik. Lisede fen okudum. Edebiyata düşkündüm ama yaratılan algıya bakın ki, edebiyat, fen notlarını yükseltemeyenlerin bölümüydü. Benim de fen notlarım yüksekti. Yani bir şeyi “yapabiliyor” olmanız bir bakıma yapmanız gerektiği anlamına geliyordu. Jeoloji mühendisliği okudum.

O.M. – Sevmeden mi yaptınız işinizi?

D.E. –Kesinlikle severek yaptım. Hayata itiraz etmeyen kuşağımın, gereğini en iyi şekilde yerine getiren toplum üyesi olarak fakülteyi okudum ve aynı sebeplerle samimiyetle sevdim. Sonra da samimiyet ve sorumluluk hissiyle çalıştım. Tuhaf ama aslında o dönem, insanların daha az bireysel ama daha net bir hayat yaşadığı daha kolay memnun olduğu, kendiyle gurur duymayı becerdiği bir dönemdi.

O.M. – Şimdi yazarsınız ve bu, çocukluk hayalinizdi. Ama jeoloji mühendisi olmaktan da gurur duydunuz. Nasıl bir denklem bu?

D.E. –Mesleğim etkileyicidir çünkü. Dünyanın oluşumundan tutun da suyun ve karaların hareketine dek devasa bir alana hükmeder. Zor bir iştir. Fiziki şartları ağırdır. Bu da insana hep yeterlilik ve ihtişam hissi verir. Ben de işime hayranlık duyarak, inanarak ama çok yıpranarak çalıştım. Kıbrıs’ta MTA’nın yürüttüğü büyük bir projede, sonrasında Manisa’da kendi ofisimde işimi yaptım. Eşimle aynı meslekte çalışmak da mesleğe aidiyet ve inancımı kuvvetlendirdi. Daima “iyi ki” dedim.

 

O.M. – Ve şimdi roman yazıyorsunuz! Aslında sizinki hobiden mesleğe uzanan bir hikâye. Peki, yazarlığa geçiş nasıl oldu?

Yazmak profesyonel hale dönüştüğünde hemen mühendisliği bırakmadım ben. Birkaç yıl birlikte yürüttüm. Jeoloji mühendisliğini fiziken yapabiliyor olmaya devam etseydim tamamen bırakmayabilirdim. Bırakmak sağlık yüzünden zaruret haline geldiğinde, sadece kendim için yaptığım yazma eylemi de zaten çoktan para kazandığım iş haline dönüşmüştü. Bir nevi doğal bir değişim yaşandı.

O.M. – Home Office çalışmak artık çok yaygın. Ama bunu bir de yazarlıkla birleştirince sabah kalkıp işe gitmek zorunda olanlara çok cazip geliyor. Gerçekten cazip mi?

D.E. –İnsanlar “evde çalışıyorum” cümlesine bayılırlar. Çünkü ev deyince herkesin aklına bir fincan sıcak kahve, ucunda battaniyesiyle rahat bir kanepe, başucunda yanan abajur ve evin tanıdık kokusu gelir. Yanına bir de roman eklerseniz harika bir sosyal paylaşım fotoğrafı gibi durmuyor mu? Üstelik bu para karşılığı yaptığınız işiniz.

O.M. – Aynen öyle görünüyor. Rüya gibi. Özellikle de uzaktan biz ofis çalışanlarına muhteşem geliyor. İşin iç yüzü nedir?

D.E. –Yatağınızdan kalkıp çalışma masanıza oturmak ihtimali hoş tabii. Ama kimse kapının çaldığını, pişmesi gereken yemekleri, makineye atılması gereken çamaşırı, siz evde olsanız da olmasanız da bütün gürültüsüyle akan gündelik ev hayatını ve yarattığı bölünme hissini düşünmez. Dışarıda çalışırken kapınızı çeker ve bu akan düzeni (ya da düzensizliği) arkanızda bırakırsınız.

O.M. – Ama biz ofis çalışanlarının da aklı evde kalıyor. Bu daha zor değil mi?

D.E. –Ama evde bir şeyleri yapmamanız için gerçek bir sebebiniz var: Orada değilsiniz! Ama home-office demek; işlerin hepsini, her zaman “yapabilecek durumda olmanız” demektir.

O.M. –Yapmamayı seçemiyor musunuz? İşleri bırakın ve romanınızı yazın.

D.E. –Ev değil, iş odaklı bakınca da home-office zor. Çünkü bu sefer de madem ofisiniz evinizin içindedir, niçin gece herkes uyuyunca yarım kalan işinizi tamamlamayasınız ki, der aklınız. Böylece işler ve onlara uyan zamanlar birbirine girer sonra da kontrol edemediğiniz şekilde kaynaşır.

O.M. –Bu, aile hayatınıza da yansıyor mu?

D.E. –Yansımaz mı? Akşam yemeğinde toplandığımızda eşim üniversitede olanları anlatır, oğlum okuldaki arkadaşlarını. Ben de salata tabağına bakıp içimi çekerim ve “bu yeni bölümde adamı öldüreceğim galiba” derim. Buyurun işte size home-office.

O.M. – Tasvirlerinizde mekânın içine giriyoruz, bir anda sanal gerçeklik gözlüğü takmış gibi kitabın içinde gezinebiliyoruz aslında tam da Yansıma kitabı gibi… Kelimelerle üç boyutu nasıl yaratabiliyorsunuz? Bunda mühendislik eğitiminin ya da bakış açısının izi var mı?

D.E. –Olabilir. Analitik bakış açısı, matematik eğitimiyle kafanızın içine girdi mi artık oturup kalkarken bile o şekilde düşünürsünüz. Özellikle yazdığım mekânlara bu açıdan bakıyor olabilirim. Edebiyat açısından bakınca da tasvir olmaması mümkün değil bana göre. Ama tasviri, akıcılığı bozmadan yapmak lazım. Bunun için biraz da empati gerek. “Ben bu bölümde böyle hissettim, böyle yazdım, anlayan anlar” diye kestirip atamazsınız. Okuyucunun mekânları ve karakterleri görmesi ve onlara dokunmasını sağlamak bana göre yazarın görevidir.

O.M. – Yazma sürecinden bahsedebilir miyiz biraz, en çok sorulan soru sanırım nasıl yazıyorsunuz? 

D.E. –Sessizlik benim için en önemlisi. Bu, belki ofis disiplininin verdiği bir çalışma alışkanlığı. Ben deniz manzaralı bir kafede oturup kahvemi içerken ve müzik dinlerken romanımı yazamıyorum. Bir romana başladığımda etrafımdaki her şey silinir. Başlangıçta aklımdakini kelimelere dökmek daha zordur. Anlattıkça okura yaklaşır ve rahatlarım. Her şey akmaya başlar. Artık sabah akşam, yemekte, gece su içmeye kalktığınızda, çarşıda, sokakta aklınızın içindeki roman sürekli devam eder. Yazma süreci bu anlamda “yazmak” eylemine bağlı değildir. Zihninizin bu kısmı kapatamadığınız, virüs girmiş bir bilgisayar gibi hep açıktır. Ta ki roman bitinceye kadar. Hatta sonrasında bir süre daha.

O.M. – Yazmanın bir disiplini var mı yoksa ilhamı mı bekliyorsunuz?

D.E. – Yazma disiplini, masanızın başına oturmakla oluyor. Günde üç dört saatle başlıyorum, standart olarak altı-sekiz saat arası yazarak ilerliyorum. Ama Adak gibi bazı romanlarda günde on dört saat yazdığım ve bunu aylarca sürdürdüğüm de oldu.

O.M. – Ya ilham? O bu işin neresinde?

D.E. – İlham sessizlikte ve hayatın mola verdiği zamanlarda ortaya çıkıyor. Yani gece. Gece üçte kalkıp karanlıkta defterime görmeden yazdığım cümleler olur. İlham aslında biriktirdiklerinizin patlayışı, ani bir çalkantıdan başka bir şey değildir. O ana müsaade etmek ve sonra sakin kafayla ortaya çıkanları süzmek gerekir. İlhamı disipline etmemelisiniz ama sonrasında disiplinle onun sonuçlarını işlemelisiniz.

O.M. – Yazarlığınızda madem ofis hayatının izleri var, çalışırken not tutar ya da kayda alır mısınız?

D.E. –Her roman için tuttuğum büyükçe bir defterim vardır. Ama düzenli değildir. Olmaması gerekir. O defter, o romanı yazdığım süre boyunca hayatımın bir kesitinin aynasıdır. İçinde; kurgu akışına ait sürekli nüansları değişen listeler, olayların kronolojik sıralamaları, karakterler hakkında düşündüklerim, diyaloglar, seçtiğim anlatım yollarına dair anlatım teknikleri ve makalelerden alıntılar, kek tarifleri, ilaç reçeteleri, ilgili ilgisiz telefon numaraları, izlenmesi gereken filmler, şarkı sözleri, oğlumun veli toplantısı saati, roman mekânlarına ait krokiler, karakterlerin üstünkörü çizimleri… O defter tam bir kamera arkasıdır. Benim zihnimin hem karmakarışık olmasına müsaade eder hem de hiçbir şeyi kaybetmememi.

O.M. – Derindekilerde Çeşme’nin yaz sonrası herkes çekildikten sonraki ıssızlığını çok iyi vermişsiniz. Bu gerçek atmosferin içinde işlenen detaylar her ne kadar gerçek dışı gözükse de okurken imkânsız gibi gelmiyor. Bu inandırıcılığı, okuyucudan “kesin böyle şeyler gerçekte de oluyordur” samimiyetini nasıl yakalıyorsunuz?

 D.E. –Her şeyden önce aktaracağım kurguyu ben mantıklı bulmalıyım. En fantastik, en uçuk hikâyelerin bile kendi içinde bir mantık denklemi, bir sebep sonuç ilişkisi olmalı. Derindekiler’de söylediğim şeyler, zaman zaman gazetelerde, internette, tartışma programları hatta belgesellerde iddia edilenlerden çok da farklı değil aslında. Karakterler, mekanlar, yan olaylar ve sebepler makul bir doğrulukla veriliyor, diyaloglar doğallıkla akıyorsa Derindekiler’de anlatılanlara “neden olmasın” diyoruz. Bilimkurgularda; okuyucunun aklına, inançlarına, reddedişlerine ve kabullerine gerçek anlamda saygı duymak gerek. En uçuk fikirleri işlerken bile bir ciddiyetiniz, söylediklerinize inancınız, dayandığınız gerçekler olmalı. Yazarın “Yazdım süper oldu, ne heyecanlı ama” demek gibi bir lüksü yok. Evcilik oyunundaki gibi “bu da mahsusçuktan böyleymiş” diyemezsiniz. Okuyucuya, sırf o okusun diye yepyeni bir gerçeklik yaratıyorsunuz.

O.M. – Yansıma insanda her ne kadar sağlam bir kurguya yedirilmiş olsa da, “Gerçek nedir? Normal nedir?” sorusunu sorduruyor. Bu sorgulama kendiliğinden mi ortaya çıkıyor yoksa okuyucuların kitap içinde kendilerini sorgulamaları planlı bir yazım tarzı mı?

D.E. –Hayır, okuyucu kendini sorgulasın diye yazmadım. Bu o fikri benim sorgulamam aslında. Okuyucu da roman boyunca benim yol arkadaşım. O yüzden bu sorgulamayı kendi adıma yaparken onun da hissetmesi normal. Yansıma, psikoz-nevroz sınırında bir hasta olan Hande’nin, yaşadığı aksiyonun içinde; hayatı delilik, normallik, gerçeklik, toplumsal kabuller açısından sorguladığı bir roman. Hande’yi kurgularken bana bu kadar çok şey öğreteceğini tahmin etmemiştim. Bir de heyecanlı bir aksiyonun bizi sosyolojik sorgulamalara ya da psikolojik tespitlere çıkarması bana daima hoş ve sürprizli gelir.

O.M. – Dijitalleşen trendlerin basılı kitaplar üzerine etkilerini nasıl görüyorsunuz?

D.E. –Teknolojiye karşı değilim. Değişimin önüne geçmek yel değirmenleriyle savaşmaya benzer. Mesele, değişen biçimlerin içine de geçmişte elde edilmiş sanatsal kazanımları yerleştirebilmek. İyi bir eseri okuyorsanız bunu cep telefonunuzdan okumanızın yanlış bir tarafı yok. Ben kâğıt kokusunu ve sayfa çevirmeyi tercih ederim ama neden ekrandan kaydırdığı satırlarda benimle aynı heyecanı yakalayan birine “yanlış yapıyorsun” diyeyim?

O.M. –Peki ya Wattpad?

D.E. –Wattpad bir sonuç bence. Sınav odaklı eğitim hayatında kompozisyon, hikâye, makale, söyleşi yazmayı uzun uzun deneyememiş, öğretmeniyle bunu tartışamamış, okuduğu romanlardan sadece soru hazırlayıp sınav olmuş bir kuşağın kendini ifade etme çırpınışı bana göre.

O.M. –Yeni kuşak kendini ifade edemiyor mu?

D.E. –Kendini doğru anlattığından emin olacak kadar değil. Hayat fazla hızlı. Yeni kuşak, edebi tür olan mektup yerine kısa mesaj, whatsapp gibi yazışmalara mecbur. Bunu seviyor da. Ama bence bilinçaltında, kendini ve duygularını anlatmadaki yetersizlik hissi var. Genç kuşak da kendine el yordamıyla çözüm arıyor.

O.M. –Wattpad sadece bunun sonucu mu?

D.E. Hayır, pek çok sebep vardır. Ama bu önemli bir sebep bence. Gençler, jet hızıyla akan hayatlarına yerleştiremediği ya da yakalayamadığı duyguları kelime kelime yazmak ve gözüyle var olduklarını görmek istiyorlar. Bunu, yazar olmanın popülerliği de destekliyor ve sosyal bir platformda “yazmak” inanılmaz bir cazibe kazanıyor.

O.M. –O halde Wattpad’i yanlış buluyorsunuz?

D.E. Hayır. Sadece anlamaya çalışıyorum. Tamamen yanlış denemez. Wattpad’le ilgili yanlış olabilecek en belirgin nokta, çok genç yaştaki yazarların kitaplarının basılması. Çok genç yaştaki yazar adaylarının kibrit alevi gibi parlayışına izin vermek, onun belki birkaç sene sonra yerine oturacak yazma vizyonunu daha oluşmadan yok etmek, olgunlaşmasına fırsat vermeden onu popülarizmin çarkına atmak demek. Bu noktada ailelerin de hırslı olduğunu görüyorum. Hâlbuki yazan gence kendini bulması için biraz zaman vermek gerek, tabii onu gerçekten edebiyat dünyasında kazanmak ve bizimle kalmasını istiyorsak.

O.M. –Youtube’un da etkisi yadsınamaz herhalde? Youtuber’lık neredeyse ayrı bir meslek haline geldi. Youtube’daki kitap tanıtımlarını nereye koyuyorsunuz?

D.E. –Onlar, bugünün hatta geleceğin kitap eleştirmenleri. Onları da wattpad gibi kendi sebepleriyle anlamak lazım. Okumak hızla popülarizm ve sosyalleşme aracı oldu. Ama eleştirmenler buna hazır değildi. Birden yüz binlerce kişi kitap okumaya başladı ve kitaplar hakkında öneriye ihtiyaç duydular. Köşelerinde kendi süzülüp gelmiş birikimlerini yavaş yavaş izah eden eleştirmenler, edebi çevreler hariç toplum genelinde kısmen devre dışı kaldı.

O.M. –Yani youtuber’lar bu zamanın kitap eleştirmenleri mi?

D.E. –Yeterlilikleri tartışılır ama o konuda bir boşluğu doldurdukları açık. Okumayı seven ve okuma deneyimini paylaşan insanlar onlar. Birçoğu eğitimsiz ve birikimsiz olduğu için eleştiriliyor. Ama içlerinde çok sağlam bakış açısına sahip kişiler ya da edebiyat fakültesi öğrencileri de var. Eğer bugünün klasik edebiyat eleştirmenleri, bu tür yeni tavırlara karşıysa ve bunu yozlaşma sebebi olarak görüyorsa; hızlı ve hevesle okuyan bu yüz binlere kendi birikimlerini duyurabilecek noktaya gelmeliler. Açıkçası biraz yerlerinden kıpırdanmaları gerekecek. Bugün Türk Edebiyatı’nın en büyük sorunlarından biri bana göre kendisi hakkında konuşmamasıdır. Yeni kuşak bunu bir tür refleksle aşmaya çalışıyor ve mutlaka yol gösterilmeye ihtiyaç duyacaktır.

O.M. – Son dönemde epey popüler olan yaratıcı yazarlık kursları hakkında ne düşünüyorsunuz?

D.E. –Yaratıcı yazarlık çok ironik bir tanımlama bence. Yazmak zaten yaratıcılık gerektiren bir eylem, bunu başlık yapmak daha ilk adımdan özgüven eksikliğidir. Bu konuda açılan kursları içeriklerine ve yazmaktan bahsediş tavırlarına göre ayırmak gerek elbette. Ama “gel, kaydol, ben sana yazar olmayı öğreteceğim” mantığı, büyük bir kandırmaca, ticari bir yaklaşım, edebiyata en büyük saygısızlıktır.

O.M. – Bu kurslar gerçekten faydalı olamaz mı?

D.E. –Şöyle yapılırsa belki daha makul hatta faydalı olur diye düşünüyorum: Yazmakla ilgili deneyimlerin paylaşıldığı, böylece yazmak isteyenlerin kendini baştan değerlendirebildiği, edebiyatla ilgili tekniklerin, kısmen akademik bilgilerin pratik şekilde aktarıldığı, yazmak isteyenlerin de kendi yazdıklarını ve kendilerini doğru “tanımlayabildiği” kurslar, atölyeler yapılabilir. Ama bu kurslara gelenlerin en kısa sürede bir kitabını bastırmak, kurs verenlerin de para kazanmak amacına meyletmeleri edebiyat için sonradan tedavisi zor yaralar açıyor bence.

O.M. – Hangi tarzlarda sizi görmeye devam edeceğiz?

D.E. –Bu sene, uzun zamandır yazıya dökmeyi istediğim bir roman var. Her sahnesi, her karakteriyle aklımın içinde yekpare halde uzanıyor. Onu artık okuyucunun beğenisine sunmak istiyorum. Roman, açıklanamayan olaylar ve ölümlerle başlayacak ve her şey açıklandığında ise bütün olanları baştan sorgulayacağız. Her şeyi en kusursuz mantıkla ve bilimle açıkladıktan sonra hala şüpheye düşmenin korkunç sarsıntısını yazmak istiyorum.

O.M. – Severek yaptığınız bir işi mesleğe dönüştürebilmişsiniz, çalışanlara bu yolda yürümek isteyenlere neler tavsiye edersiniz?

D.E. –Hayalleriniz başucunuzda durur. Ölünceye kadar. Mesele dönüp onları görmekte. Ya onları görürsünüz ama başucunuzda birer hayal olarak kalması size huzur verir. Ya da onları sadece kendinizin değil, herkesin gerçeği haline dönüştürürsünüz. Ama bildiğim bir şey var; hiçbir hayal, sadece başkası da görsün, takdir etsin diye gerçekleşmez. En önce; sizin için gerçek olmasını isteyip istemediğinize karar vereceksiniz.

Yorum Ekle