Romanda gerçek eksen hangisi? – Yazmak Hakkında Söylenmemiş Şeyler 2

Yazmak hakkında söylenmemiş şeyler 2:

Olay örgüsü mü… Karakter mi… Atmosfer mi… Romanda gerçek eksen hangisi?

En sık duyduğum cümlelerden biri şudur:

“Olup biteni sana anlatsam roman olur, inan ki hemen yazmak istersin.”

Bunun üzerine sık sık düşünmüşümdür. Roman yazarken istediğimiz şey, mutlaka bir “olayı” anlatmak mıdır?

Hikâye ya da roman yazmaya başlamak için verilen tavsiyeleri de görüyorum; çoğu aynı noktadan başlıyor: Hikâyede “ne” anlatacağınızı belirleyin!

Peki, ya “ne” anlatmak istediğimizin bir önemi yoksa?

Ya hep yanlış yere odaklandığımız için nasıl başlayacağımızı bilemiyorsak?

Bizim için sadece o romanda veya genel olarak yazmaya oturduğumuzda önemli olan hep karakterse? Ya da mekânsa? Biz hep mesela İstanbul’u anlatmak için yazıyorsak, biz hep küçük bir köyü anlatmak için ya da hep hayalimizdeki o fantastik tuhaf ülkeyi tarif etmek için yazıyorsak, bundan vazgeçemiyorsak?

Bu tür seçimler, yani ana eksenin olay mı, karakter mi, mekân veya atmosfer mi olduğuna dair tercihler, aslında tamamen kişiseldir. Yazardan yazara değiştiği gibi yazarın her romanında da değişebilir.

Elbette bunların hepsinin birden güçlü olduğu romanlar vardır. Yahut bunların biri öne çıksa da diğerlerinin eksik bırakılmadığı! Olayın doludizgin aktarıldığı, karakterlerin detaylı olarak okurun gözünde canlandırıldığı, mekânların okuyanlarca adeta ezberlendiği ama hepsinin küçücük bir adım geride tutulduğu romanlar…

Öyle romanlar da vardır ki, neyi anlattığı umurumuzda bile değildir. Kimi anlattığını duymak için uykular feda ederiz.

Ya da kimin başına geldiğine bakmaksızın yaşananların bizi delip geçmesi, yüreğimizin sıkışması, aklımızın başımızdan gitmesi pahasına yutarcasına okuruz.

İşte yazmaya başlarken, ilk adım zannettiğimiz;

“Hmm, neyi anlatsam acaba?” cümlesinin diğer seçenekleridir bunlardır.

Tavsiyede bulunanlar hep diyorlar ki, “Başınızdan geçen bir şeyi mi, tamamen hayal ettiğiniz ama etrafta da gözlediğiniz bir olayı mı, şahit olduğunuz bir durumu mu anlatacaksınız? Birini seçin ve başlayın.”

Peki ya bizi masa başına oturtan bunlardan biri değilse?

Ya her gittiğimiz yere taşıdığımız ve artık aklımızdan şüphe etmemizi sağlayacak kadar yüksek sesle kafamızın içinde konuşmaya başlamış olan bir karakter varsa?

Ya biz, onun başını nasıl çevirdiğini, neden kırgın olduğunu, niye o kadar korkunç bir şey yaptığını anlatmak için ölüp bitiyorsak?

Peki, tamam, karakteri de boş verelim!

Ya anlatmak istediğimiz bir atmosferse; sadece bir koku, bir renk, toprakta yürümenin veya bir şarkıyı uzaktan duymanın yarattığı etkiyse? Aslında tek derdimiz, hayalimizde ayaklarımızı bastığımız sıcak kumları veya gökyüzünün aldığı fırtına rengini anlatmaksa?

Hadi bakalım, o zaman ne yapacağız peki?

İşte yazmanın kuralsızlığı burada başlıyor…

Birkaç örnek verelim…

Yüzüklerin Efendisi mi dediniz?

Hayır, filmden değil, romandan bahsediyorum.

Bu üçleme; olay örgüsünü akan bir nehre çevirerek tasvirlerle, benzetmelerle süsleyerek; bizi hem uzun bir yolculuğun bizzat kendisine ait kılan hem de geriye çekilip dışarıdan baktığımızda geniş bir alanı eksiksiz görmemizi sağlayan bir kurguya sahiptir.

Evet, renkli ve çeşitli bir karakter yelpazesi vardır. Tek tek kim oldukları anlatılmış, eksik bırakılmamış karakterler, asla ihmal edilmemiş ana ve yan tiplemeler!

Ama olup bitenler her şeyin önündedir. Tıpkı antik çağ destanları gibi karakterlerin yapısı ancak, yaşananlar karşısında yaptıkları tercihlerle dolaylı olarak ortaya dökülür. Mekânlar, olayın gücünü arttırmak, gerçek kılmak için tarif edilir ve olayların yanı sıra onlar da giderek bizim için vazgeçilmez, unutulmaz olur.

Bir atmosfer anlatıcısı Nazlı Eray’dan Beyoğlu…

Bir başka örnek Nazlı Eray’dan: Beyoğlu’nda Gezersin. Nazlı Eray, şahsına münhasır kurgulama tarzıyla bir rüya atmosferinde Beyoğlu’nu anlatır. Roman kahramanı bir an orada olur, bir an başka yerde. Bir sabah başka bir mantık dizgisiyle hayata gözlerini açar, bir akşam aniden Ankara’daki evinde oturuyor olur. Her şey belirsiz, bulanıktır. Burada öne çıkan atmosferdir. Ana eksen mekândır, yani İstiklȃl Caddesi. Karakterler bize detaylı tarif edilmez. Saçının rengi, elbisesinin biçimi, yürüyüşü, gülüşü… Arka hikâyelerinden, geçmiş bilgilerinden sadece ana eksen için önemsenenler seçilip verilir. Olup bitenler tamamen muğlaktır… ve yine de roman, eksiksiz haliyle, bütün etkisiyle bir romandır… ve yine bu da bir tercihtir!

Eylül… Yine Eylül… Yine Eylül…

Bu roman insanı, Ahmet Haşim gibi söyletir…

Mehmet Rauf’un Eylül’ünü herkes öğrencilik yıllarından “Türk Edebiyatı’nın ilk tahlil romanı” cümlesiyle hatırlar. Okuyanların hatırladığıysa daima ve sadece Necip, Süreyya ve Suat’tır!

Hatta en çok Necip’in sayıklayışlarla, zannedişler ve ümit edişlerle dolu gelgitlerini, kendi içinde mi karşılıklı mı yaşadığını ayırt etmek için kıvrandığı aşkı kalır zihnimizde.

Roman boyunca olup bitenler, hep günlük, sıradan şeylerdir:

Yaz için bir yalı kiralanır, bir misafir gelir…

Akşamüzeri koruda bir yürüyüş yapılır…

Belki sandalla denize açılır bir karakter…

Asıl okuyucuyu sarsansa, Necip’i yerden yere vuran duygularıdır. Yapılan hayat sorgulamaları, belli belirsiz olan ve yine de her şeyi belirleyen toplum baskısı, suçluluk, dinmeyen arzu…

Bir eldivenin kayboluşu, bir karakterin detaylarını önümüze dökmek için muazzam bir uçurum açar ayaklarımızın dibine.

İşte bu, ana eksenine yalnızca karakterleri koyan ve diğer her şeyi, sırf onların peşinde sürüklenelim diye gerekli olduğu için anlatan bir romandır.

O yüzden sevgili okuyucu ve sevgili yazma gönüllüleri;

Siz yazdıklarınıza dokunmadan başkası dokunamaz

Açın kollarınızı ve kapayın gözlerinizi. Yeniden.

Uçurumu hissedin.

İçinde metrelerce düşmekten korkmayacağınız, dibine ulaştığınızda serin ve köpürüp kucaklayarak sizi alan, uzaklara sürükleyen bir nehre düşmekte kendinizi serbest bırakarak hissedin!

“Şöyle yazın, böyle başlayın” cümlelerini kulağınızdan silerek hissedin.

“Ne” yazacağınızı alışveriş listesi hazırlamak için kalemi elinize alışınıza benzer hale getirmeden.

Sadece sezerek… Elbette aklınızla, mantığınızla, bütün dikkatinizle kurgulayarak… Kelimeleri iğne oyası gibi seçip işleyerek…

Siz masanızın başına oturmadan çok önce zihninizde başlamış olan o yazı yolculuğunu; üzerine etiketler yapıştırılmış tahta kutulara kapatmadan başlayın yazmaya!

Bir tren yolculuğunu mu anlatmak istiyorsunuz? Anlatın o halde.

Bir adamın sandalyede oturuşunu mu? Bırakın otursun. Kelimeleri, onun kolunu sandalye arkalığına dayayışını, yüzünden okunan bezginliğini anlatmak için dizin.

Yağmuru mu tarif etmek istiyor canınız? Bir denizdeki dalgaları ve güneşi mi? Tarif edin o zaman. Öyle tarif edin ki; okuyanlar dokunsun o dalgaların her köpüğüne. Müzik mi doluyor hayalinize? Anlatın o halde, öyle ki okuyanlar da ritmi yakalasın masaya vuran parmak uçlarında.

Roman mı yazmak istiyorsunuz? Gerçek olmasına ihtiyacınız var. Tamamen hayal edilmiş bile olsa tamamen gerçek! Siz serbest kalmadan gerçek olmaz. Siz görmeden gerçek olmaz. Kalıplarla gerçek olmaz.

Kurallardan vazgeçin!

Romanın eksenine kalbinizi, sadece ruhunuzu koyarak başlayın. Siz yazı olun, yazı da siz olsun.

 

Sıradaki yazı:

Söylenmemiş şeyler-3

“Rahat okunan, edebiyat parçalamayan, günlük şeyler” mi?

 

Önceki Yazıyı Okuyun:    Yazmak Hakkında Söylenmemiş Şeyler 1- Unutulacaklar Listesi

 

Deniz Erbulak kimdir?

Yorum Ekle